MART-NİSAN 2026 / ÖZEL HABER
Tüketiciler gıda alırken yerellik ve mevsimselliği ön planda tutmalı
15 Mart Dünya Tüketici Hakları Günü vesilesiyle gıda israfından ekolojik değerler hiyerarşisine kadar geniş bir alanda, sürdürülebilirliğin sadece teknik değil aynı zamanda etik boyutlarını Yozgat Bozok Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Güngör Karakaş ile konuştuk.
Modern ekonomi bize daha çok tüketimin mutluluk getireceğini vadediyor. Sürdürülebilir bir tarım için ekonomik değerlerden ziyade hangi değerleri merkeze almalıyız?
Sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek, karar alma mekanizmalarının temelindeki değerler hiyerarşisinin kökten bir dönüşümünü zorunlu kılar. Bu dönüşümde öncelik, kısa vadeli çıkarların değil uzun vadeli varoluşun kodlarını belirleyen çevresel, yani biyosferik (doğa odaklı) değerlere verilmeli. Onu, toplumları ayakta tutan dayanışma ağlarını ve ortak iyiyi gözeten diğerkâm yani kendinden önce başkalarını düşünme gibi sosyal değerler takip etmeli. En sonda ise ancak bu iki sağlam temel üzerinde anlam kazanabilecek olan egoistik ekonomik değerler yer almalı.
Ne var ki günümüzün hâkim karar alma pratiği bu hiyerarşiyi tersine çevirmiş durumda. Ekonominin en önemli değer olduğu, çevrenin sadece bir hasat alanı, insanlığın ise tükenmesi umursanmayan bir nesil olarak görüldüğü bu anlayış, doğası gereği sürdürülemezdir. Bunun en somut tezahürlerinden biri tarım politikalarında görülüyor. Bir karar vericinin yalnızca kârı merkeze alarak bir tarım arazisinde vahşi sulamaya ve aşırı kimyasal kullanımına göz yumması, ilk bakışta rekor düzeyde bir verim ve kısa vadeli bir ekonomik zafer olarak okunabilir. Ancak bu, bir çölü yeşertmek değil bir bahçeyi çölleştirmek pahasına kazanılan bir zafer. Zira bu uygulamalar, toprağın can suyunu çekerek onu çoraklaştırır, biyolojik çeşitliliği yok eder ve nihayetinde o toprağa bağlı toplulukları göçe ve hastalıklara mahkûm ederek sosyal dokuyu paramparça eder. Bu nedenle gerçek bir refah arayışında ekolojik ve sosyokültürel boyut, her zaman ekonomik çıkarların önünde tutulmalıdır.
Haber Görseli
Doç. Dr. Güngör Karakaş, Yozgat Bozok Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi
Modern tarım verimi artırmasına rağmen, daha fazla üretim/tüketim arzusu neden üretici ve tüketiciye gerçek bir mutluluk getirmiyor?
Modern tarımın vadettiği refahın gerçekleşmemesinin temel nedeni, üretim ve tüketim eylemlerini anlamlı kılan bağların kopması. Bu kopuş hem üreticiyi hem de tüketiciyi kısa vadeli kazançlar ile uzun vadeli yıkımlar arasında sıkışmış bir paradoksun içine hapsediyor. Üretici açısından bakıldığında, daha fazla verim elde etme arzusu çoğu zaman bir kör dövüşüne dönüşüyor. Aşırı sulama ve bilinçsiz pestisit kullanımıyla kısa vadede yüksek rekolteye ulaşan çiftçi, aslında kendi ektiği toprağın altını oyuyor. Bu yöntemler toprağın giderek tuzlanmasına ve mahsulün tamamen çoraklaşmasına yol açarken, çiftçi toprakla kurduğu kadim ve döngüsel ilişkiyi kaybettiğinde üretim salt mekanik bir faaliyete dönüşüyor.
Tüketici cephesinde ise durum daha az trajik değil materyalist bireyler mutluluğu mülk edinme üzerinden tanımladıkça daha fazla stres ve karar yorgunluğu yaşıyor. Tüketici, gıdasının nereden geldiğine dair bilgisini ve üreticiyle kurduğu güven ilişkisini kaybettiğinde, tüketim ruhsuz bir alışkanlığa dönüşür. İşte bu karşılıklı kopuş, üreticiyi toprağa, tüketiciyi ise gıdaya yabancılaşmış bireylere dönüştürüyor. Oysa gerçek mutluluk, ancak bu kopan bağların yeniden kurulmasıyla mümkün olabilir. Üreticinin toprakla yeniden bütünleştiği, tüketicinin gıdasının hikâyesini bildiği bir sistemde, kısa vadeli kazanç hırsı yerini sürdürülebilir bir refaha bırakır.
EN KÜÇÜK CANLILAR BİLE DOĞAL DENGEDE ÖNEMLİ
Sofradaki aşırı tüketim ve gıda israfı, tarımsal ekosistemi ve doğal kaynaklarımızı nasıl yok ediyor?
Araştırmalara ve FAO raporlarına göre dünyada üretilen gıdanın yaklaşık üçte biri israf ediliyor ve bu durum su kaynakları üzerinde devasa bir baskı oluşturuyor. Dünyada israf edilen gıdaların üretimi için yılda harcanan 250 kilometreküp su (israf edilen 2,3 milyar ton gıda üretimi için), Volga Nehri’nin yıllık akışına eş değer. Ayrıca gıda israfı bir ülke olsaydı, Çin ve ABD’nin ardından dünyanın üçüncü büyük sera gazı yayıcısı olurdu. İsraf edilen gıdaları üretmek için dünya tarım arazilerinin yüzde 30’u kullanılıyor, bu da doğal habitatların hızla tarım alanına dönüşmesine ve biyolojik çeşitliliğin tehdit edilmesine yol açıyor. Gıda israfını azaltmak, gezegenimizin hassas dengesini korumak için atılabilecek en etkili adım.
Geçmişte ekonomik hırsla doğanın işleyişine yapılan müdahalelerin ağır bedelleri oldu. Bu tip hataların önüne geçmek için karar vericiler ve üreticiler neyi farklı yapmalı?
Geçmişteki hataların ortak noktası, ekosistemin hassas dengesinin görmezden gelinmesi ve kısa vadeli kazancın uzun vadeli sürdürülebilirliğe tercih edilmesi. Çin’de milyarlarca serçenin yok edilmesinin ardından başlayan böcek salgınları ve milyonlarca insanın öldüğü “Büyük Kıtlık”, çevresel değerleri hiçe sayan politikaların başarısızlığını kanıtlıyor. Bu nedenle karar vericiler için öncelik, ekosistem hizmetlerini ekonomik modellere dâhil etmek ve politikaları bütüncül bir bakış açısıyla, katılımcı bir yapıda planlamaktır. Aral Gölü faciası, tepeden inmeci ve katılımsız planlamanın acı bir sonucudur.
GERÇEK REFAH DOĞAYI FETHETMEKTE DEĞİL ONUNLA İŞ BİRLİĞİ YAPMAKTA SAKLI
Üreticilerimiz ise toprağı sadece bir üretim aracı değil canlı bir varlık olarak görmeli. Verimi artırmak için toprağı sömürmek yerine, analizlere dayalı gübreleme ve münavebe gibi yöntemlerle onu beslemeli. Monokültür (tek tip ürün yetiştiriciliği) yerine polikültür (çoklu) modellerine yönelmek hem biyolojik çeşitliliği korur hem de pestisit ihtiyacını azaltır. Modern sulama tekniklerini kullanarak su israfının önüne geçmek ve bilimsel gelişmeler ışığında yenilikçi teknikleri öğrenmek, üreticilerimizin temel sorumluluğu. Gerçek refah, doğayı fethetmekte değil onunla iş birliği yapmakta saklı.
Endüstriyel tarımın yanında bizim kadim kültürümüzde ve dünyadaki yerel tarım geleneklerinde ne gibi çözümler saklı?
Yerel tarım gelenekleri incelendiğinde mısır, fasulye ve kabağın bir arada ekildiği “Üç Kız Kardeş” yöntemi, kadim bilgeliğin en somut örneklerinden biri. Modern araştırmalar, bu sistemin toprak azotunu yüzde otuz iki artırdığını kanıtlayarak eski bilgeliği tescilliyor. Benzer bir hassasiyet kendi kültürümüzde de estetik bir boyutta hayat bulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki kuş evleri, doğadaki canlıları korumaya dayalı diğerkâm (kendinden önce başkalarını düşünme) anlayışın duvarlara işlenmiş hâlidir. Anadolu’nun engebeli arazilerindeki sekileme sistemleri ve imece usulü yapılan ark temizlikleri, tarımın sadece teknik bir iş değil toplumsal bir varoluş biçimi olduğunu kanıtlar. Karakılçık ve siyez gibi ata tohumlarımız ise kuraklığa karşı doğal bir direnç sunarak dışa bağımlılığı bitirebilmektedir.
Sizce geleceğin tarım modeli, doğayla savaşmak yerine onunla nasıl bir uzlaşı ve bağ kurmalı?
Geleceğin tarım modeli, insanın ekonomiyi inşa edip yönetse bile özünde toprak ve sudan var olduğu temel felsefesi üzerine yükselmeli. Toprağı yalnızca bir ham madde fabrikası olarak gören endüstriyel bakış açısı terk edilmeli, tarımsal süreçler doğaya karşı bir savaş değil onunla uyum içinde yürütülen bir ortaklık olarak kurgulanmalı. Bu yeni model, sürdürülebilir bir yaşam için insanın da ekosistemin ayrılmaz bir parçası olduğunu kabul eden dengeli bir bağ kurmalı. Şu anda ekonomik değerlerin insanın ve çevrenin üzerinde tutulduğu bir model uygulandığı için sürdürülebilirlikten bahsedilebileceğini düşünmüyorum. İnsan kendi eliyle ürettiği ekonomik değerlerin değil toprak ve sudan oluştuğu gerçeğinin farkına vararak çevreyi korumalı. Kısacası yaratılan yaratana, beslenen besleyene saygı duymalıdır ki sürdürülebilirlikten bahsedilebilsin.
Son olarak, 15 Mart Dünya Tüketici Hakları Günü yaklaşıyor. Tüketicinin geleceği koruma sorumluluğu olduğunu da düşünürsek okuyucularımıza sürdürülebilir bir tüketim için hangi tavsiyelerde bulunursunuz?
İlk adım, tüketim alışkanlıklarımızı temelden sorgulamak. Leonardo da Vinci’nin ifade ettiği gibi “Sadelik en yüksek gelişmişlik düzeyidir”. Okuyucularımıza gönüllü sadelik kavramını benimsemelerini öneriyorum. Bir ürünü satın almadan önce gerçekten ihtiyacım var mı sorusunu sormak, karbon ayak izimizi düşürmenin en kestirme yoludur. Tüketiciler gıda alırken yerellik ve mevsimselliği ön planda tutmalı. Zira mevsim dışı bir domates devasa bir yakıt tüketimi demektir. Kullan at kültürüne karşı bez çanta ve matara kullanmak gibi küçük adımlar, milyonlarca insan tarafından yapıldığında okyanuslardaki kirliliği durdurabilecek tek güçtür.
Haftalık veya aylık alışveriş planı yapmak ve gıda israfını önlemek hem ekonomik bir tasarruf sağlayacak hem de suyun ve toprağın çöpe gitmesini engelleyecektir.