MART-NİSAN 2026 / KAPAK KONUSU

Atık su çöp değil, geleceğin stratejik kaynağı


Hülya OMRAK    

04.06.2026 


Su kirliliği artık sadece çevre değil bir gıda ve halk sağlığı sorunu. Havzalarımızı tehdit eden “yeni nesil” kirleticileri, atık suyu enerjiye dönüştüren küresel projeleri, Türkiye’nin su geleceğini ve bireysel sorumluluklarımızı Marmara Üniversitesi, Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi aynı zamanda Türkiye Su Enstitüsü (SUEN) Bilimsel Danışmanı Prof. Dr. Bilge Alpaslan Kocamemi ile konuştuk.

Dünya genelinde su kirliliğinin bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 2026 yılı itibarıyla bizi en çok korkutması gereken kirletici türü hangisi?


Bugün dünya genelinde su kirliliği yalnızca çevresel değil aynı zamanda halk sağlığı, gıda güvenliği ve ekonomik sürdürülebilirlik sorunu hâline gelmiş durumda. Nüfus artışı, hızlı kentleşme, sanayileşme ve yetersiz atık su yönetimi nedeniyle nehirler, göller, yer altı suları ve denizler giderek daha fazla kirleniyor. Özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde arıtılmadan doğaya bırakılan atık sular ciddi risk oluşturuyor. İnsanlık, doğanın suyu kendini yenileme hızının çok üzerinde bir kirlilik yükü oluşturuyor.


Geçmişte su kirliliği denildiğinde daha çok katı madde, organik karbon yükü, azot ve fosfor gibi klasik kirleticiler ön plandaydı.  Biyolojik arıtma teknolojileri bu parametrelerin gideriminde önemli başarı sağladı. Ancak günümüzde sorun çok daha karmaşık hâle geldi. 2026 yılı itibarıyla bizi en çok endişelendirmesi gereken konu, geleneksel arıtma sistemlerinin tam olarak gideremediği “yeni nesil kirleticiler”dir. Özellikle PFAS olarak bilinen “sonsuz kimyasallar”, mikro ve nanoplastikler, farmasötik kalıntılar, pestisitler ve alg toksinleri artık su ekosistemleri ve insan sağlığı açısından küresel tehdit hâline gelmiştir. Bu kirleticilerin en önemli özelliği, çevrede uzun süre kalmaları ve insan vücudunda birikebilmeleridir.


RİSKLER, TÜRKİYE GENELİNDE AYNI ORANDA KARŞIMIZA ÇIKMIYOR
Mevcut kirlilik yükü ve iklim değişikliği baskısı altında, Türkiye’nin su havzalarını bekleyen en büyük riskler neler?


Türkiye, iklim değişikliğine karşı en hassas bölgelerden biri olarak kabul edilen Akdeniz İklim Kuşağı’nda yer alıyor. Bu nedenle ülkemizde sıcaklık artışları küresel ortalamanın üzerinde seyrediyor; artan buharlaşma, azalan yağışlar ve bozulan yağış rejimleri ise su kaynakları üzerindeki baskıyı her geçen yıl daha da artırıyor. Bunun sonucu olarak önümüzdeki dönemde kuraklık ve su kıtlığının derinleşmesi, su kalitesinin bozulması, yer altı su rezervlerinin azalması, tarımsal verim kayıpları, ekosistem hasarları ve taşkın gibi aşırı iklim olaylarının daha sık görülmesi en önemli riskler arasında yer alıyor.


Ancak Türkiye açısından önemli olan bir diğer nokta, bu risklerin ülke genelinde aynı şekilde ortaya çıkmamasıdır. Türkiye’de bulunan 25 nehir havzasının her biri farklı dinamiklere, farklı baskılara ve farklı kırılganlıklara sahiptir. Örneğin Konya Kapalı Havzası’nda en büyük sorun aşırı yer altı suyu kullanımı, kronik kuraklık ve obruk oluşumlarıdır. Meriç-Ergene Havzası’nda sanayi kaynaklı ağır metal ve kimyasal kirlilik ön plana çıkarken Büyük Menderes ve Gediz Havzalarında iklim değişikliği ile birlikte tarımsal su yetersizliği riski büyümektedir. Buna karşılık Doğu ve Batı Karadeniz havzalarında temel tehdit kuraklıktan çok ani yağışlara bağlı taşkınlar, heyelanlar ve sedimentasyon sorunlarıdır. Akarçay ve Burdur Havzalarında ise göl ekosistemlerinin küçülmesi ve kuruma riski dikkat çekmektedir.


MİKRO KİRLETİCİLERİN İNSAN SAĞLIĞI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ KRONİK
Son yıllarda gündeme gelen mikroplastikler ve ilaç kalıntıları gibi “yeni nesil kirleticiler” konvansiyonel arıtma tesislerinde tam olarak arıtılabiliyor mu? Bu kirleticilerin halk sağlığı üzerindeki uzun vadeli etkileri neler?

Konvansiyonel atık su arıtma tesisleri farklı arıtma seviyelerinde çalışabilmektedir. En temel sistemler fiziksel arıtma tesisleri olup burada katı maddelerin uzaklaştırılması hedeflenir. Biyolojik arıtma tesislerinde mikroorganizmalar yardımıyla organik kirlilik giderilirken ileri biyolojik arıtma tesislerinde azot ve fosfor gibi besin maddelerinin giderimi de sağlanmaktadır. Bazı tesislerde ise filtrasyon ve dezenfeksiyon gibi üçüncül arıtma uygulamaları kullanılarak bu aşamada virüsler, bakteriler ve diğer patojen mikroorganizmaların büyük ölçüde etkisiz hâle getirilmesi amaçlanmaktadır.


PFAS, mikroplastikler, ilaç kalıntıları ve kişisel bakım ürünleri gibi “yeni nesil endişe verici kirleticiler”, günümüzün en önemli çevresel sorunlarından biri olarak değerlendirilmektedir. Mevcut fiziksel, biyolojik ve ileri biyolojik arıtma sistemleri bu kirleticilerin bir kısmını azaltabilse de tam giderim çoğu zaman mümkün olamamaktadır. Özellikle PFAS gibi “kalıcı kimyasallar” çevrede uzun süre bozulmadan kalabilmekte, ilaç kalıntıları ve mikroplastikler ise arıtılmış atık sularla birlikte alıcı ortamlara ulaşabilmektedir. Ayrıca arıtılmış atık sularda kalan antibiyotik kalıntıları, bakterilerin direnç kazanmasını hızlandırarak Dünya Sağlık Örgütü tarafından “sessiz pandemi” olarak tanımlanan antibiyotik direnç sorununu artırmaktadır.


Bu durum yalnızca su ekosistemleri açısından değil arıtılmış atık suların tarımda yeniden kullanımının yaygınlaşması nedeniyle gıda güvenliği açısından da önemli bir risk oluşturmaktadır. Yeterince giderilemeyen mikro kirleticiler; deşarj yoluyla göller, akarsular ve deniz ekosistemlerine, sulama yoluyla ise toprağa, yer altı sularına ve tarım ürünlerine geçebilmektedir. Böylece bu maddeler bioakümülasyon yoluyla gıda zincirine girerek uzun vadede insan sağlığı açısından ciddi riskler oluşturabilmektedir.

Haber Görseli

Mikro kirleticilerin insan sağlığı üzerindeki etkileri çoğunlukla kroniktir; yani etkiler uzun yıllar süren düşük dozlu maruziyet sonucunda ortaya çıkmaktadır. Bu kirleticilerin en önemli özelliği, çevrede uzun süre kalmaları ve insan vücudunda birikebilmeleridir. Özellikle PFAS gibi “sonsuz kimyasallar”, bazı kanser türleri ile bağışıklık sistemi, karaciğer ve tiroid fonksiyonları üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle ciddi endişe yaratmaktadır. Mikroplastikler ve bazı endokrin bozucu kimyasallar hormon sistemini etkileyerek kısırlık ve üreme problemlerine yol açabilmektedir. Antibiyotik kalıntıları ise antibiyotik direncini artırarak “süper bakteri” riskini büyütmektedir. Ayrıca bazı ağır metaller ve pestisitler sinir sistemi üzerinde toksik etkiler oluşturabilmekte ve uzun vadede halk sağlığı açısından ciddi riskler yaratmaktadır.


ARITILMIŞ ATIK SULAR ÖNEMLİ BİR ALTERNATİF SU KAYNAĞI
Atık suyu bir “çöp” değil bir “kaynak” olarak görme kültürü dünyada nasıl yayılıyor? “Atık su madenciliği” kavramı gelecekte ekonomimizi nasıl şekillendirecek?


Atık su, uzun yıllar boyunca yalnızca “kirli su” olarak görüldü ve mümkün olduğunca hızlı şekilde uzaklaştırılması gereken bir atık olarak değerlendirildi. Ancak bugün gelinen noktada, atık suyun aslında enerji, su ve değerli ham maddeler içeren stratejik bir kaynak olduğu çok daha iyi anlaşılmış durumda. Modern yaklaşım artık “atık suyu bertaraf etmek” değil onun içindeki kaynakları geri kazanmak üzerine kuruluyor.


Bu dönüşümün en dikkat çekici örneklerinden biri ise “Eco-Factory” yani “Ekolojik Fabrika” yaklaşımıdır. Bu modelde atık su arıtma tesisleri yalnızca kirleticileri uzaklaştıran altyapılar olmaktan çıkarak; enerji üreten, suyu geri kazanan ve değerli ürünler elde eden sürdürülebilir üretim merkezlerine dönüşmektedir.


Atık suyun içindeki organik karbon, anaerobik proseslerle biyogaza ve metan enerjisine dönüştürülerek arıtma çamurlarından enerji geri kazanımı sağlanabilmektedir. Çamurun içerdiği azot ve fosfor da geri kazanılarak gübre üretiminde kullanılabilmekte, böylece tarımsal üretime yeniden kazandırılmaktadır. 


Arıtılmış atık sular özellikle su stresi yaşayan bölgelerde tarımsal sulama, endüstriyel kullanım ve hatta ileri arıtma sonrası yeniden kullanım için önemli bir alternatif su kaynağı oluşturmaktadır. Bu yaklaşım, döngüsel ekonominin su sektöründeki en güçlü örneklerinden biridir. Çünkü burada “atık” kavramı yerini “kaynak geri kazanımına” bırakmaktadır. Geleceğin atık su arıtma tesisleri; enerji tüketen yapılar değil kendi enerjisini üreten, suyu yeniden kazandıran ve ham maddeleri ekonomiye geri döndüren sürdürülebilir yaşam merkezleri olarak görülmektedir.

Fotoğraf Galerisi

Dünyadan hangi “iyi uygulama” örneklerini Türkiye için en uygulanabilir görüyorsunuz?


Günümüzde ileri su geri kullanımı, tarımsal yeniden kullanım, fosfor geri kazanımı, enerji pozitif tesisler ve çamurdan enerji üretimi gibi uygulamalar döngüsel ekonominin su sektöründeki en başarılı örnekleri arasında gösteriliyor. Singapur ve Fransa, ileri membran ve ters osmoz teknolojileriyle arıtılmış atık suları endüstride, kent hizmetlerinde ve içme suyu güvenliği stratejilerinde yeniden kullanırken; İsrail ve İspanya arıtılmış atık suyun büyük bölümünü tarımsal sulamada değerlendirerek su kıtlığına karşı güçlü modeller ortaya koyuyor. Hindistan ve Endonezya gibi ülkelerde yaygınlaşan merkeziyetsiz atık su arıtma sistemleri (DEWATS, Decentralized Wastewater Treatment Systems) ise özellikle kırsal bölgelerde düşük maliyetli ve sürdürülebilir çözümler sunuyor. Bu sistemlerde patojenlerden arındırılan atık su, içerdiği azot ve fosfor korunarak tarımsal sulamada kullanılabiliyor; böylece hem su tasarrufu sağlanıyor hem de kimyasal gübre ihtiyacı azalıyor.


Kaynak geri kazanımı boyutunda Almanya, çamurdan fosfor geri kazanımını yasal zorunluluk hâline getirirken; Almanya, İsviçre, Hollanda ve Japonya gibi ülkeler arıtma çamurlarını enerjiye dönüştürerek elektrik ve ısı üretimi sağlıyor. Danimarka ise biyogaz üretimi ve enerji optimizasyonu sayesinde tükettiğinden daha fazla enerji üreten “enerji pozitif” tesislerle dikkat çekiyor.


Türkiye açısından en uygulanabilir modellerin; tarımsal yeniden kullanım, merkeziyetsiz arıtma sistemleri, biyogaz üretimi ve enerji geri kazanımı olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye’de suyun yüzde 70’ten fazlası tarımda tüketiliyor ve özellikle Konya Havzası, Ege ve Güneydoğu Anadolu’da su stresi giderek artıyor. Bu nedenle arıtılmış atık suların güvenli şekilde yeniden kullanımı, hem su kaynakları üzerindeki baskıyı azaltabilir hem de içerdiği azot ve fosfor sayesinde kimyasal gübre ihtiyacını düşürebilir. Ayrıca büyük ölçekli arıtma tesislerinde enerji ve fosfor geri kazanımı, Türkiye’nin enerji maliyetleri ve gübre ham maddelerinde dışa bağımlılığı açısından önemli bir fırsat sunmaktadır.

“KİRLETEN ÖDER” ANLAYIŞINDAN, “KİRLETEMEZSİN” ANLAYIŞINA
Su kirliliğiyle mücadelede sadece arıtma yeterli mi? Kirliliği kaynağında durdurmak adına hangi yasal ve idari mekanizmalar hayata geçirilmeli?


Su kirliliği yönetiminde uzun yıllar boyunca temel yaklaşım, oluşan atık suların arıtılarak çevreye güvenli şekilde deşarj edilmesi üzerine kuruluydu. Bu nedenle çevre politikalarının odağında atık su arıtma tesislerinin yaygınlaştırılması ve deşarj standartlarının sağlanması yer aldı. Daha sonraki süreçte ise “kirleten öder” prensibi ön plana çıktı; yani çevreye zarar veren sektörlerin oluşan kirliliğin maliyetini üstlenmesi hedeflendi.


Ancak günümüzde gelinen noktada; özellikle mikroplastikler, PFAS, ilaç kalıntıları ve antibiyotik direnci gibi yeni nesil kirleticiler nedeniyle yalnızca arıtmanın yeterli olmadığı görülüyor. Çünkü en gelişmiş arıtma teknolojileri bile birçok mikro kirleticiyi tamamen gideremiyor. Bu nedenle modern yaklaşım artık “kirleten öder” anlayışından “kirletemezsin” anlayışına doğru evriliyor.


Son dönemde Avrupa Birliği’nin güncellenen Kentsel Atık Su Arıtma Direktifi bu dönüşümün en önemli örneklerinden biri. Yeni direktif yalnızca klasik organik kirliliği değil mikro kirleticileri, ilaç kalıntılarını, PFAS’ı ve antibiyotik direncini de mevzuat kapsamına alıyor. Ayrıca ilaç ve kozmetik sektörlerine yönelik “Genişletilmiş Üretici Sorumluluğu” yaklaşımıyla, kirleticilerin arıtma maliyetlerine üreticilerin de katkı vermesi hedefleniyor.


Gelecekte özellikle endüstride sıfır sıvı deşarj (Zero Liquid Discharge-ZLD) sistemlerinin yaygınlaşması, mikro kirleticilere yönelik yeni deşarj standartlarının geliştirilmesi, tarımda kontrollü gübre ve pestisit kullanımının zorunlu hâle gelmesi; su kirliliği yönetiminin temel bileşenleri olacaktır. Çünkü modern su yönetimi anlayışı yalnızca kirleticilerin arıtılmasına değil kirlilik yükünün kaynağında azaltılmasına, su kaynaklarının korunmasına ve alıcı ortam üzerindeki toplam baskının minimize edilmesine odaklanmaktadır.

Fotoğraf Galerisi

Evimizdeki lavabodan döktüğümüz bir litre atık yağın veya deterjanın ekosistemdeki tam yolculuğunu bize anlatır mısınız? Bireysel olarak en büyük farkı nerede yaratabiliriz?


Günlük hayatta çoğu zaman farkında olmadan suyu yalnızca evsel atıklarımızla değil kullandığımız ürünlerle de kirletiyoruz. Lavaboya dökülen kızartma yağları, deterjanlar ve temizlik kimyasalları kanalizasyon sistemiyle atık suya karışırken; yapışmaz tava kaplamaları, su itici tekstil ürünleri ve bazı kozmetiklerden kaynaklanan PFAS gibi kalıcı kimyasallar da suya taşınabiliyor. Kullanılmayan ilaçların lavaboya dökülmesi farmasötik kalıntıların atık suya karışmasına neden olurken sentetik tekstillerin yıkanması sırasında açığa çıkan mikrolifler de önemli bir mikroplastik kaynağı oluşturuyor.


Evlerimizden çıkan bu kirli sular önce şehir kanalizasyon hatlarında toplanıyor ve boru sistemleri aracılığıyla atık su arıtma tesislerine taşınıyor. Burada su, tesisin tipine bağlı olarak belirli arıtma süreçlerinden geçirilerek temizlenmeye çalışılıyor. Ancak özellikle mikroplastikler, PFAS, ilaç ve antibiyotik kalıntıları gibi bazı mikro kirleticiler tamamen giderilemeyebiliyor. Bu kirleticileri içeren arıtılmış sular; dere, göl ve denizlere deşarj edilebildiği gibi tarımsal sulamada veya yer altı suyu rezervlerinin beslenmesinde de kullanılabiliyor. Böylece bu maddeler sucul ekosistemlere, toprağa, bitkilere, hayvanlara ve nihayetinde gıda zinciri yoluyla yeniden insanlara kadar ulaşabiliyor.


Bu nedenle su kirliliğiyle mücadele yalnızca sanayi veya arıtma tesislerinin değil evde kullandığımız ürünlerden günlük alışkanlıklarımıza kadar uzanan bir vatandaşlık sorumluluğu hâline geliyor. Atık yağların ayrı toplanması, kullanılmayan ilaçların lavaboya dökülmemesi, gereksiz kimyasal kullanımının azaltılması ve çevre dostu ürünlerin tercih edilmesi bireysel ölçekte yaratılabilecek en önemli farklardan. 


Geleceğin su güvenliği yalnızca teknolojiyle değil su okuryazarlığı yüksek nesiller yetiştirilmesiyle mümkün olacaktır. Bu nedenle çocukların ve gençlerin erken yaşta bilinçlendirilmesi su kaynaklarının korunması açısından en stratejik yatırımlardan biridir.

Atık su Su kirleticileri Mikro kirleticiler Suyu kirletemezsin