KASIM-ARALIK 2025 / AYIN KONUĞU

Tokat’tan Londra’ya bir lezzet elçisi: Şef Hüseyin Özer


Sema ÖZAY    

19.02.2026 


Tokat’ın Reşadiye ilçesinin bir köyünde 1949 yılında hayata gözlerini açıyor. Daha çok küçükken annesi ve babası ayrılıyor, onu dedesi büyütüyor. Çocukken çobanlık yapmak zorunda kalıyor. Hayatı boyunca hiç okula gitme imkânı bulamıyor ve keçi güderken kendi deyimiyle “Çoban Celal Emmi”den okuma yazma öğreniyor. Bir çocuğun kaldıramayacağı ağırlıkta zorlukların içine düşüyor; en zor koşullarda, yoksulluk içinde ayakta kalıyor ve ilmek ilmek dokuyarak hayal edilmesi bile güç başarılara imza atıyor. Bu sıradışı insan bugün Londra’nın kent merkezinde prestijli bölgelerde yer alan Sofra Restoranlarının sahibi Hüseyin Özer… Gastronomi sektöründe Türk mutfağı ve kültürünü tanıtmaya devam eden Özer, ayrıca kendi usulünde yemek yapmayı öğretmek üzere memleketi Tokat’ta bir okul açma çalışmalarına da başlamış. Hayatı “Husin” belgeseline konu olan bu pozitif, memleket sevdalısı, çalışkan ve bilge insan, telefon ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide ibret ve ilham dolu hikâyesini dergimiz için anlattı.

Okula gidememenin eksikliğini hayatı boyunca içinde taşıyan Hüseyin Özer, eline geçen ilk parayla yardıma ihtiyacı olan çocuklara burs vermek için eğitim vakfı kuracak kadar vizyon sahibi, kendisini istemeyen anne ve babasını affedecek kadar merhametli, yaşadığı dramın bir parçası olan memleketine yatırım yapacak kadar vefalı ve  76 yaşına rağmen idealleri uğruna çalışmaya devam edecek kadar mücadeleci bir insan. Hayat hikâyesini ve hayallerini içtenlikle bizimle paylaştığı için teşekkür ediyoruz.
 
İşte, tek başına bir hayat inşa ederek  acıyı bilgeliğe, yokluğu cömertliğe dönüştüren, sokaktan Sofra’ya; Tokat’tan Londra’ya uzanan Şef Hüseyin Özer’in öyküsü… 
 
Hayatınızın her aşamasında olağandışı olaylar ve zorluklarla karşılaşmışsınız. Filmlere konu olacak bu olaylarla başa çıkmayı başarmışsınız.  Zor günlerinizi hatırlatmış olacağız ama Tokat’tan başlayarak hayat hikâyenizi anlatır mısınız?
 
Öncelikle şunu söyleyeyim hiç de zor değildi, hiç sıkıntılı değildi. Ben hepsini affettim. Sonradan anamı, babamı da gittim buldum; şimdi çocuklarına da yardım ediyorum. Babam saf bir adammış, okul çağındayken beni okula yazdırmak için dedemin yanına gelmiş.  Birisi “Hüseyin senin çocuğun değil” demiş, o da inanmış. Tam okula gideceğim yaşta beni evlatlıktan reddetti. Bu olaydan önce babam bana şeker gönderirdi, elbiseler alırdı; bunları hatırlıyorum. Ondan sonra hayatım bozuldu gitti. Okumak istiyordum, kimse beni okula göndermedi. “Öğretmen görsün de beni okula yazdırsın” diye hayvanları bulunduğum köyün okulunun yakınlarında otlatırdım. Çünkü beni hep gizliyorlardı. Neyse, sonunda öğretmen bulunduğum aileyi okula gönderilmem için mahkemeye verdi. Aile de mahkemeyi kaybedince beni Ankara’ya gönderdi.  Ankara’da da Süleyman Demirel’in başını ağrıttım, mektup yazdım beni okutsun diye, ama destek göremedim.  Hep okumak istedim, başka derdim yoktu. Okursam diğer insanlarla, herkesle eşit olurum, okumazsam hayvanlarla eşit olurum. Onun için  kazandığım ilk parayla vakıf kurdum.

Haber Görseli

TUVALETTEN KÖMÜRLÜĞE TAŞINDIM
Ankara’da çok kötü şartlarda yaşam mücadelesi vermişsiniz, geceleri tuvalette  kalmışsınız…
 
Hiç kötü değildi, yarınlar benim olacaktı. Sadece Allahım “ölmeyim” diye dua ediyordum. Daha 11 yaşındaydım. Benim için orası sığınacak yerdi. Ankara soğuk yer, dışarda yattığım o zamanlarda biraz üşüttüm. O yüzden çabuk zatürre olurum. Ben çok sağlam yürekliyim, sağlam akıllıyım. Biraz param olunca tuvalletten çıktım, kömürlüğe taşındım; lambam oldu, yatağım oldu, çok mutlu oldum. İlk paramla kitaplar aldım, okudum, dinimi öğrendim. Şiirler yazıyordum.  Anama ve babama hep dua ederim ben. Sonra İstanbul’a gittim. Orada bana biraz daha iyi maaş verdiler; meyhanede çalışıyordum o zaman. O parayla  İngilizce öğrenmek için hoca tuttum, emekli albaydan haftada iki gün ders alıyordum.
 
DİNİMİZİ ANLATMAK İÇİN İNGİLİZCE ÖĞRENMEK İSTEDİM
O şartlarda sizin İngilizce öğrenme isteğinizin özel bir nedeni var mı? 
 
Ankara’da kalırken dinimi öğrendim, dindar oldum ya; “tüm dünyayı gezeyim, herkese dinimizi anlatayım ki onlar cehennemde yanmasınlar” diye İngilizce öğrenmeye başladım. O yaşta insan temiz kalpli oluyor. İstanbul’a gittiğimde 14 yaşındaydım, hâlâ çocuktum. Büyük olsam para kazanmayı düşünürdüm. İnsanlara faydalı olmak istedim. Kazandığım parayı İngilizce derslerine harcadım. Kısa bir evlilik yaptım, eşim beni beğenmeyince ayrıldık. Evlilik de yürümeyince İngilizce öğrenme sözümü tutmak için İngiltere’ye gitmeye karar verdim. O zaman 22-23 yaşlarındaydım. Annem beni çok akıllı bulurdu; “Para kazanmaya değil, İngilizce öğrenmeye gidiyorum” deyince, “Ay deli, vay deli” diye arkamdan söylenmiş.
 
Tokat’ın bir köyünden çıkıp bilmediğiniz bir ülkeye gitmek sizi korkutmadı mı?  Oraya ayak bastıktan sonra yaşantınızı anlatır mısınız?
 
Uçak param yoktu. İngiltere’ye giden zengin çocukları öğrencilerin arasına karıştım, otobüsle 5 günde gittim. Tabii ben garibanım, yol boyunca otobüste verilen sandviçle idare ettim, ne çay ne yemek. Onlar restorana gidiyorlardı, ben hep “tokum” diyordum. Sonra İngiltere’ye geçmek için otobüsü geminin içine park ettiler; orada ücretsiz self servis yemek varmış, bir seferde bir haftalık yemeğimi  yedim.  Üç gün de İngiltere’ye gelince  bir burgercide kaldım; 3 gün yemek yemedim, sandalyede uyudum. Sonra yaşlı bir adamla beraber gönderildiğim kebapçıya geldim. Herkes 200 pounda çalışırken 40 pounda çalışmaya razı oldum. Ben okula gideyim yeter, dil öğrenmek için geldim diyordum.  Orada sandalyede uyudum, her pazar günü alafranga tuvalette yıkandım. Bir süre orada çalıştım, sonra benim İngiltere’ye  gelmeme vesile olan ailenin damadı bir kebapçı açmıştı, “aynı paraya buraya geleceksin” dediler. Kabul ettim. Şimdi oranın sahibiyim. Eski çalışanı, 20 yıl beraber çalıştığımız bir evlat var; onu da buraya ortak ettim. 

Haber Görseli

AÇLIKTAN GİRDİM AMA ŞİMDİ BÜYÜK KEYİF ALIYORUM 
Şu an sahibi olduğunuz Sofra Restarona uzanan süreçte bir aşçılık eğitimi vs. aldınız mı? Aşçı olmanız tesadüf mü yoksa belirli bir nedeni var mı? 
 
Evdeki hanımlar yemek yapıyor,  herhangi bir eğitim almamışlar. Eğitime gerek yok ki. İngilizler Türkiye’den sığınmacı olarak gelen ve meslekten anlamayan niteliksiz işletmecilerin sadece para kazanmayı hedefleyerek açtığı dönerci ya da kebapçıları, “pis kebabçı” olarak adlandırıyorlar. Burada kebaptan iş yemeği de aşk yemeği de olmaz. Kebap kolay iş ve kuru bi’şey. Onu kenar mahallerdeki garibanlar yer. Bizim usulümüzde, sofra usulünde yemek yapanlar var; şimdi gayet iyi para kazanıyorlar.  Londra’da restoranlarım ve menülerim sayesinde Türk yemeği bir kimliğe kavuştu. Benim yemeklerimin tamamını seviyorlar. Dünya birinciliğimiz var bizim. Lezzetli ve sağlıklı yemek yapan dünyadaki tek adammışım ben. “Michelin yıldızı”nı verenler söylüyor bunu. Ben kendi yiyebildiğim yemekleri ikram ediyorum.
 
Bu yaşıma kadar hiç ilaç kullanmadım. Yaşıma göre gencim ben. Yani, diyeceğim şu ki yemek yapma bilgisi bünyenin içinde var, bünyenin kendi aklı var; iyi yemeği, kötü yemeği bilir. Yemek yapmak bana Allah vergisi, içgüdüsel. İsteyerek seçmedim bu mesleği; okumamış bir adam ne yapsın? Açlıktan girdim. Ama şimdi bu işten büyük keyif alıyorum. Bu dünyada yaptığım gibi öldükten sonra da cennette ve cehennemde restorant açmak istiyorum, herkes doysun diye. Allah’tan dileğim bu. Kaderim buymuş; okumak istedim olmadı, şimdi bu işin tadını çıkarıyorum.
 
DÜNYA GELSİN TÜRK YEMEĞİ YAPSIN!
Sofra’da Türk mutfağı dışında yemekler  pişiriyor musunuz?
 
Ben dünya yemeği yapmam. Dünya gelsin Türk yemeği yapsın, Türk yemeği yesin. Bakın, bütün mutfaklar arasında bizimki lezzet ve sağlık açısından dünya birincisi seçiliyor. O yüzden ben kendi yemeklerimizi yaparım, onlardan aldığım yemek olursa onu da Türkleştiririm. Bir Japon balığını Türk usulü yapamadım; o kadar emek vermişler ki  menüde “Japon usulü pişirilir” diye yazıyorum.

Haber Görseli

Mafya ve terör örgütünün restoranınıza yönelik sabotajları olmuş. Neler yaşadınız anlatır mısınız?
 
İngiltere’de ilk açılan Türk restoranı benim sayılır. Camları da kurşun geçirmez yaptım ki büyükelçi gelsin yemek yiyebilsin. Çeşitli yasadışı örgütler başımıza bela oldu. Benim şahsımla işleri yok, gördüklerinde saygı gösteriyorlar ama Türkiye’yi temsil ettiğim için Sofra’yı yok etmek istiyorlar. Yeni bir şube açtım, oraya da saldırdılar. Sistem sağlamdı içeri giremediler. Polisi aradık, büyükelçi baş konsolos falan devreye girdi, gelmediler. Bir ay sonra polis biz gelmeyeceğiz,  kamera kayıtları var bizde, diye aradı. Benim kimi şikâyet edeceğimi zaten biliyorlar.
 
Geçenlerde belgeselimin galası vardı; polis, filmde onlarla ilgili bölüm olduğunu görüp galadan iki gün önce önlem aldı.  Onlar bir mafya, Kürtlükle ilgileri de yok. Ben Kürtleri severim, en yakın dostlarım ve çalışanlarımın çoğu Kürt. Daha fazla şubem vardı,  genel müdürüm ve muhasebecim biri Çarşambalı, diğeri Karslı, onlara çalışıyorlar, yerleştirilmişler farkında değilim. Benim ofisimde, “Restoranların yarısını PKK’ya vereceğiz eşit ortaklık olacak” diye haraç istediler. Ben de başa çıkmak için apar topar hepsini sattım. O zaman kendimi sıfırladım. Burada PKK yasak değil mafya yasak. Şu anda Londra’da üç şubem var. Ben burada vatanımı temsil ediyorum, onlarla mücadele ediyorum.  
 
MEMLEKETİME MESLEĞİMİN OKULUNU AÇIYORUM
Tokat’ta bir aşçılık okulu açacağınızı öğrendik, detaylarını anlatır mısınız?
 
Londra’da ilk paramı kazanır kazanmaz, Reşadiye’de ardından Londra’da eğitim vakfı kurdum. Ayrıca Tokat Mehmetçik Vakfını kuruyorum. Ölmeden önce vatanıma vereceğim hizmetim; mesleğimin okulunu açmak olacak. Sağlıklı ve lezzetli Türk yemeği yapmayı öğreteceğim gençlere… Okulun restoranı da olacak, gelirleri bu yeni vakfa gidecek. Ben Tokat’tan patronlar çıkaracağım, kendi kopyamı yetiştireceğim.  Hem yemek öğrenecek hem restoran açacaklar. 200’e yakın elçilik var, her elçilik için  yetiştireceğim bu elemanlar benim yaptığım usulde yemek yapacak. Türk mutfağını tanıtacaklar, Türk misafirperverliğini gösterecekler. Bu yemekler hem Türkiye’de hem de dünyada yenilecek. 
 
Aşçılık okuluyla ilgili planlar tamam, Tokatta tarihi bir bina bulduk. Binayı satın aldık, mimar çalışmaya başladı. Ömrümün son deminde buranın gelirini Mehmetçik Vakfına hediye ediyorum. Ben gidiciyim o kalıcı olsun istiyorum.
 
TOKAT İLE LONDRA’YI KARDEŞ ŞEHİR YAPMAK İSTİYORUM
 
Bu arada İngiltere’den taksi, otobüs getiriyorum. Tokat’ta kendime ev aldım, okulun binasını aldım. Artık zamanımın çoğunu Tokat’ta geçireceğim, arada Londra’ya uğrayacağım. Amacım, Londra Belediye Başkanı’yla Tokat Belediye Başkanı’nı buluşturup kardeş şehir yapmak. Geçenlerde Londra Belediye Başkanı Sadiq Han beni ziyarete geldi, ama yoktum. Mektup bırakmış. Onu Tokat’a götüreceğim, Tokat Belediye Başkanımızı da Londra’ya getireceğim inşallah. En kısa zamanda  yapmak için uğraşıyoruz. Ne kadar ömrüm var bilmiyorum. Tokat’taki projenin küçük versiyonunu Reşadiye’ye yapmak niyetindeyim. Reşadiye’ye mutlaka katkım olsun istiyorum. 
 
İçinizde Türkiye’ye karşı bir özlem var mı?
 
Özlem duymuyorum; yardım etme ve ülkem için iyi bir şey yapma isteği duyuyorum. Ben 50 senedir İngiltere’de yaşıyorum ve İngiltere’yi öğreniyorum. İngiliz sosyetesinin içindeyim, kraliçeyle de buluşuyorum, İngiliz orta sınıfından da arkadaşlarım var. Kraliçenin diyetisyeni ile arkadaşım. Gelir gelmez onların içinde yaşamaya başladım. Buradan öğrendiklerimi ülkeme taşımak istiyorum. 
 
Çocukluğunuza dönme şansınız olsa, nasıl bir hayat yaşamak isterdiniz?
 
Aynı hayatı tekrar seçerdim. Ben okuyamadım, Allah bana ne istiyorsam tersini verdi ama mutsuz etmedi beni, mutlu etti. Namuslu, yiğit, savaşçı yaptı. Ben okula gitmemiş adamım, dünyanın sayılı üniversitelerinden Westminster Üniversitesi tarafından ortaya koyduğum üstün nitelikli çalışmalar dolayısıyla fahri doktora unvanına layık görüldüm. Ben “Okula gitmedim, yapmayın” dedim, ama verdiler. 
 
İngiltere’nin bir başka önde gelen üniversitelerinden Middlesex Üniversitesi ile Londra merkezli kurduğumuz “Ozer/Sofra International”ın eğitim kolu Özer Akademi olarak iş birliği yaptık. Geliştirdiğim “Çalışarak Öğrenme Sistemi” ile yüzlerce şef ve restoran işletmecisini eğitimden geçirdik, mezun ettik. Dekana göre bu benzeri olmayan bir eğitim modeli. Bize atanan her öğrenci hem mesleği öğreniyor hem de para kazanıyor. Bu nedenle 2 sene önce bilgisi bizde var; ama öğreticisi sensin diye “çalışarak öğrenme” ünvanını bize verdiler. Yeryüzünde “üniversite”  olan tek müessese biziz. 
 
ONLARA HÜSEYİN TEYZE YEMEĞİ YAPACAĞIM!
Yurt dışına gitmek isteyen gençlere ne önerirsiniz?
 
Hiçbir yere gitmesinler  Ben onlara lezzetli yemek yapacağım, buralar berbat. Bakın Celal Şengör geri dönmüş baklava ve köfteyi özledim, diye. Türkiye’de değerliler ama burada öyle bir şey yok. Buraya gelen doktorlar aşçılık yapıyor, garsonluk yapıyor. Burada saygı, sevgi yok, insanlık yok. Sadece yaptığın işe bakarlar. Ben de yaşıyorum aynı şeyleri ama farkım şu; ben sosyetenin içindeyim, onlar kibar insanlar ve beni kendilerinden biliyorlar.  O yüzden gençlerimiz Japonlar gibi çalışsın; en iyi işi yapan, en iyi yemeği yer. Bakın Japonlar’a yemeği de çok sağlıklı ve lezzetli yaparlar, çok da başarılılar. Ben onlara Hüseyin teyze yemeği yapacağım.

semaözay şefhüseyinözer gastronomi